2000’e girerken Türkiye’de mimarlık (Architecture in Turkey in 2000’s)

2000'e girerken Türkiye'de mimarlık

2000’e girerken Türkiye’de mimarlık

2000’e girerken Türkiye’de mimarlık

Türkiye’de Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetle hız kazanan modernleşme hareketi, toplumun her konuda gerçekleştirdiği yenileşme eylemleri, yeni bir ulusun yaratılması çabaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1839’da Tanzimat Fermanı ile yöneldiği Batı yaşam şekline bir an önce erişme özlemini hızlandırmıştır. Cumhuriyet dönemi boyunca, Batılılaşırken ulusal kimliğini de kaybetmenle çabası toplumun önemli bir sorunu olarak gündemde kalmıştır. Kemalist dönemde toplumsal değişimle birlikte fiziksel çevrede de değişim paralel olmuş; Türkiye’de modernist mimarlık kültürünün oluşumunda ulusal ve uluslararası anlayışlar kuruluş yıllarında etkili olmuştur. Bugün önem kazanmış olan “bireysel çoğulcu” tutumu hazırlayan şartlar, kuruluş yıllarından günümüze kadar uzanan zaman diliminde, bir süreç içinde ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar Cumhuriyet mimarlığı çeşitli vesilelerle eleştiri platformlarında irdelenmiştir. 2000’e girerken Türk mimarlığını; daha önce çok fazla örneği olmadığı bir şekilde; mimar-ürün arasındaki bağlantının ön planda olduğu bir süreç içinde irdelemenin anlamlı olacağı düşünüldü. Yıldız Buluşması da bu süreç sonunda, yeni bir milenyuma girerken, Türkiye’de mimarlığı değerlendirmek için bir vesile oldu. Günümüzün çoğulcu ortamında Türk mimarlık kültürünün algılanış şekli çok çeşitlidir. Mimarlık mesleğinin ve mimarlık ürünlerinin algılanışı sokaktaki halk için ayrı, mimar için ayrı, mühendis için ayrıdır. Gününü sokaklarda, meydanlarda, dış mekanda geçiren bir simitçi ya da sebze satıcısı için heryerde gördüğü, etkileşimde bulunduğu apartmanlar, yapılar, kentsel elemanların tümü mimarlık ürünü sayılabilirken; bir mimar için mimarlık ürünü dergi ve sergilerin konusu olan “seçkin” ürünler oluyor sadece. Bu, bir mühendis için, bir doktor için de farklı olabiliyor. Bu platformda irdelenen ve bu yayını oluşturan mimarlık ürünleri, mimarların kabul ettiği ürünler olarak örneklenebilir. Halkın, farklı meslek grubundan bir kişinin, büyük bir olasılıkla mimari ürün deyince çok farklı anlayışı ve kabulü olabilecektir. Bunu doğru karşılamak gerekir de. Ne yazık ki böyle toplantıların bir eksiği katılımcılar arasında farklı meslek grupları ve halkın bulunmayışı, tartışma platformunun sınırlandırılmasıdır. Neyin mimarlık ürünü olduğunun kararı çok katılımlı bir oylama ile belirlenseydi, Tatlıses Lahmacun şubeleri, Maslak’taki cam cepheli yüksek katlı yapılar, ‘X’ Evleri, ‘Y’ Konakları ya da Bağdat Caddesi’ne dizilen apartman yapılarının çoğu büyük bir olasılıkla mimarlık ürünleri olarak en ön sırayı alacaklardı.

Buluşmada yapı sunumu yapacak 27 mimarın elde edilebilmesi için toplam 36 kişi davet edildi. Belirlenen 27 mimardan buluşma günü beşi gelemeyince 22 adet yapı sunumunu gerçekleştirecek 22 mimar ve 9 mimarlık eleştirmeninin katılımıyla toplantı gerçekleşti. Yapı sunumu yapan mimarların hemen hemen hepsi üniversitede – tam ya da yarı zamanlı – görevli, ve – büyük ofis, küçük ofis, ‘home office’, akademik ofis şeklindeki yapılanmaları ile – uygulamanın içinde bulunan kişilerden oluşmaktaydı. Yaş ortalaması 45 civarında olan katılımcılar, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yer alan, çeşitli işlevli yapılarının sunumuyla katılımda bulundular. Sunulan yapılar küçük metrekareli konuttan, master plan ölçeğine kadar geniş bir yelpazeyi içerdi. Bu yapılar yelpazesi farklı işveren profillerini ve farklı mimari dilleri içeren örneklerden oluşuyordu. Türkiye’de günümüzde geçerli olan mimari anlayışlar düşünüldüğünde – sadece Yıldız Buluşması’nda gündeme gelen yapılarla kısıtlı kalmadan – 1970’lerden sonra daha etkili olan çoğulculuğun giderek bireyselliği de içerdiği en göze çarpan değişimdir. Artık Türkiye mimarlığındaki gruplar belli bir akım, ya da ‘izm’ çevresinde toplanan gruplar değildir. Bunun yerini kişisel ifadelerin öne çıktığı bir yaklaşım almaktadır. Bireysel tavırlar birbirlerinden çok farklılaşsa ve karşıtlık oluştursa da artık coğrafi bölgelerin belirlediği ya da sadece pratiğin boyutunun belirlediği ve coğrafyasından arınmış mimari yaklaşımlar etkili olmaktadır. Bu yaklaşımlar, İstanbul, Ankara mimarlıkları, küçük şehir mimarlığı, vb olarak algılanabilmektedir. Tabii bu grupların kaygan zemini nedeniyle gruplar arasında geçişler de belirgin bir özellik olarak öne çıkmaktadır. Özellikle İstanbul ve Ankara bazlı pratiklerin üyelerinin bu iki kent arasında yer değiştirmesi gibi.

1910’lardan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren 1950’lere kadar etkili olan 1. ve 2. Ulusal Mimarlık dönemleri ve bu dönemler arasında uluslararası mimarlığa yönelimler, evrensel kimlik arayışları. Batı kökenli eğilimlerin Türkiye’ye yansıması, politik-ekonomik gelişmeler sonucu yapı tipolojilerinin artışı, yeni teknoloji ve malzemelerin kullanılması çoğulcu ortamı hazırlayan nedenler olarak sayılabilir. Ancak teknoloji ve malzemenin Türk toplumunun sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarının gerektirdiği şekilde değil de, ‘pastiche’ olarak isimlendirilen, özümsenmeden taklit amacıyla aktarılması Türkiye koşullarını yadsıyan yaklaşımlar olarak kalmıştır. Osmanlı ve İslam geçmişini yeniden yorumlayıp, yeni bir imaj yaratmaya yönelik çabalar dönemin ekonomik zorluklarıyla omuz omuza yürüyordu. 1950’lerden itibaren Çok Partili Sistem’e ve liberal ekonomiye geçiş, dış yardımların artması gibi etkenlerle Türkiye’de mimarlık eğilimlerinin artık rahatlıkla ulaşılan Batı kanalı ile ‘uluslararası üslup’ a kaydığı görülmekteydi. Avrupa örnekleri esas alınarak, İstanbul’da bulvarların açılması Adnan Menderes’in başbakan olduğu bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Yine bu dönem, kırsal alanlardan büyük kentlere göçün başladığı dönemdir. Bu dönemde büyük kentlerin çevreleri gecekondu bölgeleriyle sarılmıştır. Yine bu dönem, artan nüfusa cevap verebilmek amacıyla niteliksiz betonarme apartman yapılarının başladığı dönemdir. Apartmanlaşmanın ortaya çıkışı ‘kat mülkiyeti’ kanununun çıkarılmasıyla ilişkili olmuştur. Kent içindeki arazi üzerinde yapılan binaların mülkiyetine bölünebilme özelliği getiren bu kanun, orta sınıflara apartmanın arsa payını paylaşarak konut sahibi olma yolunu açmıştır. Apartmanlaşmanın gerçekleşmesi de yapsatçılıkla olmuş; bu şekilde üretilen konutlar önceden bilinen kullanıcılara göre tasarlanmadığından, ortaya çıkan konut birimlerinde – apartman daireleri – kullanıcı gereksinimleri ikinci plana itilmiş, çoğu durumda kullanıcının gereksinimini karşılamaktan uzak, niteliksiz apartman blokları inşa edilmiştir. 1980’lerden sonra; Turgut Özal döneminde; Türkiye’nin pazar ekonomisine yönelmesiyle ve bilgisayar kullanımının iletişim ağını arttırmasıyla Batı’da hakim akımlara anında açılınmış ve kültürel değerler açısından tehlikeli sayılabilecek boyutta ve hızda yeni yapı dilleri ortama getirilmiştir. Yeni malzemelerin de rahatlıkla uygulanabilir olmasıyla özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde, birer örnekleri de Londra’da ya da New York’ta da olabilecek yeni yapı tiplerinin – United Parcel Service hizmet binası, McDonald’s şubeleri, Pizza Hut şubeleri, ……Konakları, ……Manor, …..Valley, vb – birdenbire kentleri istila ettiği izlenmeye başlamıştır. Yeni konut yerleşmelerinin pazarlama sloganı olarak “Türkiye’deki Avrupa…”, “İstanbul’un Manhattan’ı olmaya aday Maslak’a yalnızca 10 dakika” gibi çarpıcı başlıkları seçen inşaat firmaları toplumun beğeni kültürüne cevap vermeyi amaçlamakladır, hatta bazı örneklerde ‘satışları roketlemek’ amacıyla Türk mahallesi’ ne, ‘Georgian’, ‘Victorian’, Tudor’, vb üsluplarda uygulanan konut tiplerini de karıştırıvermekte tereddüt etmemektedirler. ‘Kemer Country’ isimli, İstanbul yakınında uygulanan bir konut yerleşmesinde – tanıtıcı broşürlerine dayanarak – Batılı mimar gruplarının öngördüğü planlama esasları dikkate alınmış ve konut yerleşmesiyle birlikte düşünülen kulüp bünyesinde ‘golf’, ‘windsurf’, ‘trekking’ gibi, öz kültürümüzde yaygın olmayan spor ve aktivitelere yer verilmekte, belki de Türk toplumuna Ata sporu olan güreş ve tutkulu olduğu futbol dışında sporlara açılmanın zamanının geldiğinin sinyalleri verilmektedir. Hatta yine bir pazarlama takdiği olarak, bu yerleşmenin uygulamasını gerçekleştiren şirket, ABD’den kiraladığı mimarlık-planlama firmalarının, Türk kültürüne ait mahalle mekanlarını yerel firmalardan daha iyi tasarlayabileceğini bile düşünebilmektedir.

1980’lerin mimarlığındaki gelişimleri hazırlayan şartlar Türkiye’nin sosyo-ekonomik ve kültürel ortamına paralellik göstermekte, endüstrileşme, hızlı ve düzensiz kentleşme ve bunların neden olduğu çevresel, ekolojik sorunlar, konut sorunu, kimlik sorunu bu şartların ortaya çıkardığı sorunlar olarak görülmektedir. 1960’lardan itibaren Türkiye’nin belirli aralıklarla karşılaştığı askeri müdahaleler ve bu müdahaleler sonucu askeri yönetimler de, demokratik yapısını korumaya çalışan Türkiye’nin politik tarihinin gerçeklerini oluşturuyordu. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısına etkisini, kendine özgü mizahi üslubuyla Aziz Nesin, “Türk halkı olarak, çuvala doldurulmuş ve bu yüzden birbirlerini sorumlu ve suçlu sayan kedilerin durumuna düşürüldük. Bunu anlamak için, ayrı bir inceleme, araştırma yapmak gerekmez, Türkiye’de yaşamak yeter.” diyerek, tepkili bir eleştirel tavırla ortaya koyuyordu. 1990’lara gelene kadar bu şartların ortaya koyduğu mimari sınıflamalar – çoğulcu bir tavır esas olmak üzere – belli üslup özellikleri gösteren yaklaşımların gruplanabileceğini gösteriyordu. Bu mimari tavırlar 1. ve 2. Ulusal Mimarlık Dönemleri sonrasında kronolojik olarak bakıldığında; 1950-60 döneminde, dik açılı tasarım anlayışının parçalanması, prizmanın kırılması, neo-monümentalist yaklaşımlar, neo-brütalist yaklaşımlar, sembolizm, historisist eğilimler, filozofik yaklaşım, biçimsel yaklaşım, geleneksel biçimin yorumlanması, bağımsız biçim arayışları, rasyonalist-pürist eğilimler gibi bir yelpazeyi içeren örneklerden oluşuyordu. 1970-1990 arasında, modern sonrası eğilimlerin, çelişkili uygulamaların görüldüğü ortak özellikler taşıyan yaklaşımların parçalanmaya, ve her yapının bireysel çözümler getirmeye başladığı bu dönemde dikkati çekmeye başlamıştır.

90’lı yıllarda ve günümüzde ise bireysellik mimarlık çevrelerinde görülen yaygın bir yaklaşım olmaya devam etmektedir. Yıldız Buluşması tartışmalarında sık sık sözü edilen “kültürel değerler, tarihsel değerler, yapıya yüklenen anlamlar, kütlesel tavırlar, renk oyunları, mekansal ilişkiler, ilişkilendirme çabaları, paradigmalar, ‘show-case’, etik boyutlar, göndermeler, köşeyi döndürmeler, imgeler, morfoloji, tip, arketip, ışık oyunları, gerilimler, söylemler, ironik, sarkastik, vb” gibi kavramlar günümüz Türkiye mimarlığında bireysel tavırların kaynaklarının neler olduğunu göstermektedir. Bu kavramlar aynı zamanda 90’ların mimari özelliği olan bireyselliğin, Türkiye’nin yapısal gerçeğinden ne kadar kopuk geliştiğini de göstermesi açısından önemli olmaktadır. Yani tüm bu sıfat ve tanımlara bakıldığında yapısal çevreye bazı örneklerde ne kadar önemle yaklaşıldığı görülüyor, ancak günlük hayatta karşılaşılan çevre koşullarının bu örnek yapılarla ne denli tezat içinde – olumsuz ve sorunlu – olduğu ise düşündürücü. Kısacası, bu yayında sunulan 22 seçilmiş yapı ve bu yapıları kullanan belki 3000-5000 kişinin içinde bulunduğu çevreler Türkiye’nin çarpık kentleşme, konut sorunu, çevre sorunlarını çözmekten çok uzakta bulunuyor. Ayrıca Batı mimarlık dünyasında görülen, tekrar eden pratiklerin mimari söylemi belirlemesi, Türkiye’de – mimari ürün sayısının çok kısıtlı olması nedeniyle – söyleme uygun pratik oluşturulması şeklinde uygulama bulmakta. Merkez mimarlıkta mimari söyleme zemin hazırlayan pratik yelpazedeki çeşitlilik, müşteri profili ve bununla ilişkili yapı dilleri ve mimari eğilimlerle paralellik içindeyken, Türkiye’de çevre ve altyapı koşullarının yetersizliği nedeniyle müşteri profili, yapı dili ve mimari söylemin temsil ettiği bireysel ürünler yapısal çevreye ait sorunları çözmekten uzak ve Türkiye gerçekleri içinde ‘elit’ bir söylem olarak varlığını devam ettirmektedir. Buluşma çerçevesinde düşünüldüğünde zaten böylesine az sayıda binanın, konut ve çevre sorunlarını, vb problemi bir çırpıda çözeceği nasıl düşünülebilir ki? Böylesine bir mucize beklemek yanlış olur. Ancak yine de bu soranların çözümüne yönelik bir model oluşabilirdi. Ne yazık ki, ‘jenerik’ denebilecek türde, sorun çözümüne anahtar olacak yapılar bu buluşmada yoktu ve Türkiye’nin genel mimari kültüründe de yok. Bu tür yaklaşımlar yönetimlerce özendirilmeli ve hayata geçirilmelidir. Kanun ve yönetmelikler kamu yararını ne derece gözetiyor bir kez daha düşünülmeli. Kentin yapısal mozaiğini, çoğulculuğunu oluşturan bireysel ürünler bu yarara ne kadar katkıda bulunabiliyor? Bulunabiliyor mu? Kentlerimizde neden mutsuzuz, ya da kentsel çevremize ait neler bizi mutlu ediyor? Kent mekanları – büyük ya da küçük şehirlerde, İstanbul, Ankara ya da Adana’da -insanların huzurlu bir şekilde yararlanmasına olanak sağlıyor mu? Bence bu soruları arttırmak mümkün. Ve yine kanımca bu soruların çoğunun cevabı ne yazık ki olumsuz. Kentle birlikte tasarlanmış yapılar olarak, kent bütününü dikkate alan Selimiye ya da Süleymaniye Külliyelerinde neden kendimizi daha fazla kente ait hissediyoruz. Çünkü bir Süleymaniye’de, ya da diğer Mimar Sinan yapılarında kente ait izleri değerlendiren, kentin varoluşunu, tarihsel, sosyal yapısını yadsımayan bir yaklaşım söz konusu. Süleymaniye Külliyesi, tepe üzerindeki konumu nedeniyle kent topografyasıyla bütünleşmekte ve bu tepe üzerinde anıtsal önem kazanan cami, Tarihi Yarımada siluetinin bir parçası olmaktadır. Bunun yanısıra külliyenin diğer yapıları, kendisini çevreleyen az katlı yapılaşmaya uyumlu bir geçişi de başarmaktadır. Anıtsal ve kent silueti içinde çok önemli ölçekteki bu yapı çevredeki kentsel dokuyla böylelikle bütünleşebilmektedir. Cami gibi anıtsal olan kütle dışındaki yapıların; darüşşifa, imaret, medreseler, hamam, darülhadis, tabhane ve caminin mihrap duvarına bitişik olan avludaki türbeler ve Mimar Sinan’ın türbesi; külliyeyi saran konut dokusunun – bu dokunun genellikle az katlı geleneksel ahşap konut gruplarından oluştuğunu, ancak günümüze çok azının kaldığını biliyoruz – mekansal ölçeğiyle uyum içinde olduğunu hissedebilmek için semt içindeki Süleymaniye ve Mimar Sinan Caddeleri, Şifahane Sokak, Kanuni Medresesi Sokak, Ayşe Kadın Hamamı Sokakta yürümek yeterli olur. Kent dokusunun mütevazi ölçeğiyle, caminin anıtsallığının oluşturduğu karşıtlık, çok etkileyici şekliyle Ayşe Kadın Hamamı ve Elmaruf Sokakların kesiştiği noktadan camiye bakıldığında anlaşılır. Bu noktada sizi – bozulmuş olsa da – geleneksel konutların bulunduğu bir sokak çevreler ve bu sokaktan, ‘Evvel’ ve ‘Sani’ olarak isimlendirilen Birinci ve İkinci Medreseler arasındaki geçitten geçen akstan, cami algılanır. Haliç’e doğru eğimi inen bir alana yerleşen Süleymaniye Camii ve Külliyesinin üzerinde yer aldığı topografyayla ilişkisini izlemek için, külliyenin en üst kotunda konumlanan Birinci ve İkinci Medreselerden, Haliç’e en yakın, dolayısıyla en alt kotla yer alan, ‘Salis’ ve ‘Rabi’, ya da Üçüncü ve Dördüncü Medreselere doğru kot farkının azalmasını, külliye çevresi ve içinden geçen yolların bu kot farklarını nasıl çözümlediğini, medrese çözümlerinde kot farklarından kaynaklanan çözümlerin ne olduğunu gözlemlemek bile açıklayıcı olacaktır. Çok geniş bir alana yayıldığı halde her yönden yaklaşan yayanın farklı kollardaki sokaklardan camiye ulaşması, ya da külliye içinden geçerek farklı semtlere ulaşmasını olanaklı kılan tasarım yaklaşımı günümüzde tamamen ters bir anlayışla, kentlerimizde oluşan yeni yapıların büyük bir kısmı yayanın önünü kesen, onu hesaba kalmayan bir nitelikte olmaya devam etmektedir. Osmanlıyla başlayan modernleşme hareketleri süresince kimlik kavgası, Batı’ya bakıp Doğulu kalabilme savaşı modernleşme yolunda Türkiye’nin hep gündeminde olmuş; sosyal, politik, kültürel ve ekonomik yapının bu yolda sürekli dalgalandığı izlenmiştir. Bu dalgalanmadan mimarlık kültürü de son ikiyüz senedir payını almaktadır. Mimarlık kültürünün Cumhuriyet döneminde izlediği yol ulusaldan uluslararasına, çoğulculuktan bireysel çoğulculuğa doğru olmuş, her dönem kendi özelliklerini yansıtan mimarlık örnekleriyle süslenmiş; ancak bu yolda hala çözülemeyen noktalar çarpık ve hızlı kentleşme, konut sorunu, çevresel sorunlar, ve benzeri ‘Üçüncü Dünya’ sorunları, deprem araştırmaları ve depreme dayanıklı yapılaşma sorunları yeni bir binyılın eşiğinde çözüm beklemektedir.

Kaynak: Soygeniş, M., “2000’e girerken Türkiye’de mimarlık”, Yıldız Buluşması : Mimarlık Uygulamaları Tartışması, Tasarım Yayın Grubu, İstanbul, 1999, s. 7-11.